Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki, 30 Ekim'de Senegal'e gerçekleştirdiği resmî ziyaret için havadayken uçağının rotasını değiştirdi ve Varşova'ya geri döndü. Aynı saatlerde ülkenin Anayasa Mahkemesi, polislerin, göstericilerin ve birbirinin yetkisini tanımayan iki yargı grubunun karşı karşıya geldiği bir siyasi krizin merkezine dönüşmüştü.
Anayasa Mahkemesi Başkanı Bogdan Święczkowski ve yardımcısı Bartłomiej Sochański'nin görevlerinin geçici olarak askıya alındığı açıklandı. Muhalefetteki Hukuk ve Adalet Partisi (PiS) yaşananları anayasal düzene müdahale olarak nitelendirirken, Başbakan Donald Tusk yönetimi yıllardır siyasallaştırıldığını savunduğu yargı sisteminde hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmeye çalıştığını belirtti.
Ancak Polonya'da dün yaşananları yalnızca bir mahkeme başkanının görevden uzaklaştırılması üzerinden değerlendirmek yeterli değil.
Asıl mesele, aynı devletin kurumlarının birbirlerinin meşruiyetini tanımadığı bir düzende, anayasal otoritenin nasıl yeniden kurulacağı.
Üstelik bu kriz bir günde ortaya çıkmadı. Polonya'nın 2015'ten bu yana yaşadığı siyasi dönüşümün, Avrupa Birliği ile hukuk mücadelesinin ve 2023'te gerçekleşen iktidar değişiminin doğrudan bir sonucu.
Öncesi: 2015'te başlayan yargı mücadelesi
Bugünkü krizi anlayabilmek için 2015 yılına dönmek gerekiyor.
Polonya'da Hukuk ve Adalet Partisi'nin iktidara gelmesiyle başlayan dönem, yalnızca ülkenin ekonomik ve sosyal politikalarında değil, devlet kurumlarının işleyişinde de önemli değişikliklere sahne oldu.
PiS yönetimi, yargı sistemini yeniden düzenlemek amacıyla Anayasa Mahkemesi ve diğer yargı organlarına ilişkin reformlar gerçekleştirdi. Hükümet bu değişiklikleri yargının etkinliğini artırma ve demokratik meşruiyeti güçlendirme gerekçeleriyle savundu. Ancak muhalefet ve Avrupa kurumları, düzenlemelerin yargı bağımsızlığını zayıflattığını ileri sürdü.
Anlaşmazlığın merkezinde özellikle Anayasa Mahkemesi'ne yapılan atamalar bulunuyordu. PiS yönetiminin 2015'te gerçekleştirdiği bazı atamalar, daha önce doldurulmuş koltuklara yeniden hâkim seçilmesi nedeniyle hukuki tartışmalara yol açtı.
Bu tartışma zaman içerisinde Polonya ile Avrupa Birliği arasında bir hukuk krizine dönüştü.
Avrupa Komisyonu, Aralık 2017'de Polonya hakkında Avrupa Birliği Antlaşması'nın 7. maddesi kapsamında süreci başlattı. Brüksel'in temel itirazı, yargı kurumlarının siyasi etkiden bağımsız çalışabilmesi için gerekli güvencelerin zayıflatılmasıydı.
Böylece Polonya'daki bir iç hukuk tartışması, ülkenin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin de merkezine yerleşti.
2023: İktidar değişti, kurumlar değişmedi
Ekim 2023 seçimlerinin ardından Donald Tusk liderliğindeki koalisyon iktidara geldi.
Yeni hükümetin öncelikli hedeflerinden biri, PiS döneminde gerçekleştirilen yargı düzenlemelerini değiştirmek ve devlet kurumlarında hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmekti.
Bu yaklaşım Avrupa Birliği tarafından olumlu karşılandı. Nitekim Avrupa Komisyonu, Mayıs 2024'te Polonya hakkındaki 7. madde sürecini sonlandırdı.
Ancak burada önemli bir ayrıntı bulunuyordu.
Seçimlerde iktidarın değişmesi, önceki yönetimin devlet kurumlarına yaptığı atamaların da kendiliğinden sona erdiği anlamına gelmiyordu.
PiS döneminde görev alan Anayasa Mahkemesi üyeleri görevlerini sürdürürken Tusk hükümeti mahkemenin mevcut yapısının hukuki meşruiyetini tartışmaya açtı ve kararlarını tanımamaya başladı.
Üstelik Aralık 2025'te Avrupa Birliği Adalet Divanı, Polonya Anayasa Mahkemesi'nin bazı hâkim ve başkan atamalarındaki usulsüzlükler nedeniyle AB hukuku bakımından bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olma koşullarını karşılamadığına hükmetti.
Bu karar Tusk yönetiminin reform gerekçelerini güçlendirdi. Ancak mahkemenin fiilen nasıl yeniden yapılandırılacağı sorunu devam etti.
2025–2026: Cumhurbaşkanı ile hükümet karşı karşıya
Haziran 2025'te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimini PiS tarafından desteklenen Karol Nawrocki kazandı.
Böylece Polonya'da iki farklı siyasi merkez ortaya çıktı.
Bir tarafta Avrupa Birliği ile yakın ilişkileri ve yargı reformlarını savunan Donald Tusk hükümeti, diğer tarafta PiS çizgisine yakın Cumhurbaşkanı Nawrocki bulunuyordu.
Anlaşmazlık, 2026 yılında yeni Anayasa Mahkemesi hâkimlerinin atanmasıyla daha da derinleşti.
Mart ayında parlamento altı yeni hâkim seçti. Cumhurbaşkanı bunlardan yalnızca ikisinin yeminini kabul etti. Diğer dört hâkim ise nisan ayında parlamentoda yemin ederek göreve başlamaya çalıştı.
Ancak Anayasa Mahkemesi Başkanı Święczkowski bu yeminleri geçerli kabul etmedi ve söz konusu hâkimlerin görevlerini üstlenmesine izin vermedi.
Sonraki aylarda yeni atamalarla birlikte hükümetin desteklediği hâkimlerin sayısı arttı. Fakat cumhurbaşkanının yeminini kabul etmediği beş hâkimin mahkemede görev yapabilmesi üzerindeki anlaşmazlık çözülmedi.
Hükümet, parlamentonun seçtiği hâkimlerin görevlerinin engellendiğini savunurken, cumhurbaşkanlığı ve mevcut mahkeme yönetimi yemin usulünün hukuka uygun olmadığını ileri sürdü.
Artık sorun yalnızca hangi hâkimlerin atanacağı değildi.
Hangi hâkimlerin meşru olduğuna kimin karar vereceği tartışılıyordu.
30 Ekim 2026: Polonya'da dün ne oldu?
Dün yaşanan gelişmeler, aylardır devam eden bu anlaşmazlığı doğrudan bir kurum yönetimi krizine dönüştürdü.
Anayasa Mahkemesi hâkimi Anna Korwin-Piotrowska, mahkeme başkanı Bogdan Święczkowski ile yardımcısı Bartłomiej Sochański'nin görevlerinin geçici olarak askıya alınmasına yönelik kararlar açıkladı.
Korwin-Piotrowska, mahkeme yönetiminin yeni seçilen hâkimlerin görev yapmasını engellediğini ve kurumun işleyişini aksattığını savundu.
Ardından mahkemenin yönetimini geçici olarak üstlendiğini duyurdu.
Ancak bu kararın hukuki geçerliliği de tartışmalıydı. Çünkü Korwin-Piotrowska, cumhurbaşkanının yeminini kabul etmediği hâkimlerden biriydi.
Dahası, görevden uzaklaştırma kararında dayanılan mevzuatın Anayasa Mahkemesi'ne uygulanıp uygulanamayacağı konusunda hukukçular arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunuyor.
PiS'in geçmişteki yargı reformlarını eleştiren anayasa hukukçusu Marcin Matczak bile görevden uzaklaştırma işleminde kullanılan hukuki dayanağı eleştirdi.
Bu ayrıntı önemli.
Çünkü geçmişte hukuka aykırı atamalar yapıldığının tespit edilmiş olması, bunları düzeltmek amacıyla kullanılan her yöntemin otomatik olarak hukuka uygun olduğu anlamına gelmez.
Kararın açıklanmasının ardından mahkeme binası çevresinde polis konuşlandırıldı. PiS destekçileri ve muhalefet siyasetçileri mahkeme önünde toplandı. Bazı göstericilerin güvenlik çitlerini aşmaya çalışması ve polise cisim atılması üzerine üç kişi gözaltına alındı.
Mahkemenin eski yönetimi, görevden uzaklaştırma kararlarını tanımadığını açıkladı ve yaşananları darbe girişimi olarak nitelendirdi.
Başbakan Donald Tusk ise hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etmenin zor, ancak gerekli olduğunu savundu.
Bütün bunlar yaşanırken Senegal yolunda bulunan Cumhurbaşkanı Nawrocki, uçağının Polonya'ya dönmesi talimatını verdi.
Böylece Anayasa Mahkemesi üzerindeki yetki mücadelesi, hükümet ile cumhurbaşkanını doğrudan karşı karşıya getiren bir siyasi krize dönüştü.
31 Ekim: Kriz nasıl devam etti?
Gece Varşova'ya dönen Cumhurbaşkanı Nawrocki, Yüksek Mahkeme'nin Birinci Başkanı Zbigniew Kapiński ile görüştükten sonra Anayasa Mahkemesi'ne gitti.
Mahkeme binasında, yetkilerini tanımadığı hâkimlerle karşı karşıya geldi.
Ardından yapılan açıklamada Nawrocki, anayasal düzenin ihlal edildiğini ve bir devlet kurumunun zorla ele geçirildiğini öne sürdü.
Cumhurbaşkanı, parlamentodaki siyasi güçlerle acil görüşmeler yapılacağını duyurdu.
Adalet Bakanı Waldemar Żurek ise cumhurbaşkanının mahkemedeki davranışlarını eleştirdi ve olayların hukuki yönden incelenmesi gerektiğini belirtti.
Dolayısıyla 31 Ekim itibarıyla Polonya'daki sorun henüz çözülebilmiş değil.
Hangi hâkimlerin görev yapabileceği, mahkemenin yönetimini kimin üstleneceği ve açıklanan kararların hangi hukuki zeminde uygulanacağı konularındaki belirsizlik devam ediyor.
Peki bundan sonra ne olabilir?
Polonya'da önümüzdeki dönemde üç temel mesele belirleyici olacak.
Birincisi, mahkemenin meşruiyeti.
Tusk hükümeti Anayasa Mahkemesi'nin yeniden bağımsız ve işlevsel hale getirilmesini hedeflediğini söylüyor. Ancak bunun için kullanılan yöntemlerin hukukiliği konusunda yeni tartışmaların ortaya çıkması, reform sürecinin kendisini de zorlaştırabilir.
Cumhurbaşkanı ve hükümet arasında yargıçların statüsüne ilişkin bir uzlaşma sağlanmadığı takdirde, aynı mahkeme üzerinde farklı otorite iddialarının devam etmesi mümkün.
İkincisi, Avrupa Birliği ile ilişkiler.
Polonya'nın yargı sistemi üzerindeki tartışmalar uzun yıllar boyunca Brüksel ile Varşova arasındaki ilişkileri belirledi. Tusk hükümetinin iktidara gelmesi bu ilişkilerde yeni bir dönem başlatmış olsa da son kriz, hukukun üstünlüğü tartışmalarının sona ermediğini gösteriyor.
AB açısından mesele yalnızca hangi siyasi grubun mahkemeye hâkim olduğu değil; mahkemenin bağımsız, tarafsız ve hukuka uygun şekilde çalışabilmesi.
Üçüncüsü, 2027 parlamento seçimleri.
Gelecek yıl yapılması beklenen parlamento seçimleri öncesinde yargı krizi, hükümet ile muhalefet arasındaki siyasi mücadelenin önemli başlıklarından biri haline gelebilir.
Tusk yönetimi reformlarını demokratik kurumların yeniden inşası üzerinden anlatırken PiS, hükümeti devlet kurumlarının kontrolünü ele geçirmeye çalışmakla suçluyor.
Ancak her iki siyasi yaklaşımın da önündeki temel mesele, kendi destekçilerini ikna etmekten daha kapsamlı: Toplumun farklı kesimlerinin kararlarına güvenebileceği bir yargı düzeni oluşturmak.
Sonuç: Hukukun üstünlüğü kimin elinde?
Polonya'da yaşanan gelişmeleri yalnızca sağ ile solun, milliyetçiler ile Avrupa yanlılarının veya hükümet ile cumhurbaşkanının mücadelesi olarak değerlendirmek yeterli değil.
Burada daha temel bir kurumsal sorun bulunuyor.
2015'te başlayan yargı tartışmaları, 2023'teki iktidar değişiminin ardından sona ermedi. Aksine, eski düzenin değiştirilmesi amacıyla başlatılan süreç, yeni bir anayasal yetki mücadelesine dönüştü.
Elbette bu durum, önceki dönemdeki hukuka aykırılık tespitleriyle bugünkü müdahalelere yönelik tartışmaların aynı hukuki ağırlıkta olduğu anlamına gelmiyor.
Ancak Polonya'nın karşı karşıya olduğu asıl sorun, geçmişte yaşanan kurumsal bozulmanın nasıl ve hangi yöntemlerle düzeltileceği.
Çünkü hukukun üstünlüğünü yeniden tesis etme iddiası, yalnızca ulaşılmak istenen sonucun değil, o sonuca ulaşmak için kullanılan yöntemlerin de hukuka uygun olmasını gerektirir.
Bugün Polonya'da iktidar değişmiş olsa da devlet kurumları üzerindeki mücadele devam ediyor.
Asıl soru ise şu:
Bir ülkede siyasi iktidar değiştiğinde, devlet kurumları da iktidarın siyasi tercihleri doğrultusunda yeniden mi şekillenmeli; yoksa iktidarlar değişse bile bağımsızlığını koruyabilecek bir kurumsal düzen mi inşa edilmeli?
Polonya'nın önündeki temel sınav, bu soruya nasıl cevap vereceği olacak.
Kaynaklar
Not
Bu yazı 31 Ekim itibarıyla kaleme alınmıştır. Anayasa Mahkemesi'nin yönetimine ilişkin anlaşmazlık o tarihte sürmekteydi.
Araştırma ve metin düzenlemede yapay zekâ desteği kullanılmıştır.