İsrail, 7 Ekim 2023 saldırılarının ardından Gazze'de başlayan ve zaman içerisinde Lübnan, İran ve bölgenin geri kalanını etkileyen çatışmaların gölgesinde sandık başına gidiyor. Yaklaşık dört yıldır iktidarda bulunan Binyamin Netanyahu liderliğindeki koalisyon, bu kez yalnızca kendi siyasi geleceğini değil, ülkenin savaşlar sonrasında nasıl yönetilmesi gerektiğini de tartışmaya açan bir seçimle karşı karşıya.
Ancak bu seçimi yalnızca Netanyahu'nun iktidarda kalıp kalmayacağı üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Asıl mesele, İsrail'de olası bir iktidar değişiminin, ülkenin 7 Ekim sonrasında benimsediği güvenlik anlayışını ve bölgesel dış politikasını ne ölçüde değiştirebileceğidir.
Çünkü bugün Netanyahu'nun karşısındaki siyasi aktörler, iç politika ve demokratik kurumların işleyişi konusunda önemli farklılıklar taşısalar da İran, Hamas, askerî caydırıcılık ve Filistin devletinin geleceği gibi başlıklarda sanıldığı kadar birbirlerinden uzak değiller.
Dolayısıyla sandıktan çıkacak sonuç İsrail'in yönetim biçimini ve diplomatik ilişkilerinin tonunu değiştirebilir. Fakat bunun başlı başına yeni bir Ortadoğu politikası anlamına gelip gelmeyeceği çok daha karmaşık bir soru.
Netanyahu'yu Bugüne Getiren Süreç
Bugünkü siyasi tabloyu anlamak için 7 Ekim 2023'ten biraz daha geriye gitmek gerekiyor.
2020 yılında İsrail ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn arasında imzalanan İbrahim Anlaşmaları, Netanyahu'nun bölgesel dış politikasının en önemli diplomatik gelişmelerinden biriydi. İsrail, Filistin meselesinde kapsamlı bir çözüm sağlanmadan da bazı Arap ülkeleriyle normalleşmenin mümkün olduğunu göstermişti.
Bu yaklaşım, bölgesel ilişkilerin Filistin sorunundan bağımsız olarak güvenlik, ekonomi ve İran karşıtlığı etrafında yeniden şekillenebileceği düşüncesine dayanıyordu.
Kasım 2022 seçimlerinin ardından Netanyahu, aşırı sağ ve dinî partilerle kurduğu koalisyon sayesinde yeniden başbakan oldu. Ancak yeni hükûmetin 2023 başında gündeme getirdiği yargı düzenlemeleri, ülke genelinde kitlesel protestolara yol açtı. Hükûmet düzenlemelerin yargı ile yürütme arasındaki dengeyi yeniden kuracağını savunurken, karşıtları yargı bağımsızlığının zayıflatıldığını ve demokratik denetim mekanizmalarının aşındırıldığını ileri sürdü.
İsrail toplumu, 7 Ekim öncesinde de ciddi bir siyasi kutuplaşma yaşıyordu.
7 Ekim 2023 ise hem İsrail'in iç siyasetini hem de bölgesel güvenlik anlayışını köklü biçimde etkileyen bir kırılma noktası oldu.
Hamas öncülüğündeki saldırılarda yaklaşık 1.200 kişi hayatını kaybetti ve 251 kişi rehin alındı. İsrail'in ardından Gazze'de başlattığı askerî operasyonlar on binlerce Filistinlinin ölümüne, geniş çaplı yıkıma ve ağır bir insani krize yol açtı. Çatışmalar zaman içerisinde Lübnan ve İran'ı da içine alan bölgesel bir güvenlik krizine dönüştü.
2024 yılında İsrail ile Hizbullah arasındaki çatışmalar yoğunlaştı ve kasım ayında ateşkes sağlandı. Ancak sınır hattındaki gerilim sona ermedi.
Ekim 2025'te ABD'nin arabuluculuğuyla Gazze'de yeni bir ateşkes yürürlüğe girdi. Rehine ve tutuklu takası konusunda sonuç alınmasına rağmen Hamas'ın silahsızlandırılması, İsrail askerlerinin çekilmesi ve Gazze'nin yeniden inşası konularında kalıcı uzlaşma sağlanamadı.
28 Şubat 2026'da ABD ve İsrail'in İran'a yönelik saldırılarıyla başlayan yeni savaş ise İsrail'in güvenlik politikasında İran'ın merkezi konumunu bir kez daha ortaya koydu. Lübnan'da yeniden başlayan çatışmalar ve sonrasındaki diplomatik girişimler, bölgenin askerî gerilim ile müzakere arasında gidip gelen kırılgan yapısını daha da görünür hale getirdi.
İşte İsrail, bu gelişmelerin ardından ilk kez genel seçime gidiyor.
Netanyahu'nun Karşısında Kim Var?
Netanyahu'nun karşısındaki en önemli isimlerden biri, eski Genelkurmay Başkanı ve Yashar Partisi lideri Gadi Eisenkot.
Ancak Eisenkot'u klasik anlamda solcu veya barış yanlısı bir muhalefet lideri olarak tanımlamak doğru değil.
2015–2019 yılları arasında İsrail Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten Eisenkot, ülkenin güvenlik kurumlarının içinden gelen bir isim. 7 Ekim saldırılarından sonra oluşturulan savaş kabinesinde de görev aldı. Dolayısıyla İsrail'in bölgesel güvenlik anlayışına dışarıdan itiraz eden değil, bu anlayışın şekillenmesinde de rol oynamış bir aktör.
Eisenkot'un siyasi yaklaşımında Netanyahu yönetiminden ayrışan başlıklar daha çok devlet kurumlarının işleyişi, yargı bağımsızlığı, toplumsal kutuplaşmanın azaltılması ve uluslararası ilişkilerin yönetilmesi üzerinde yoğunlaşıyor.
Muhalefette eski Başbakan Naftali Bennett ve Yair Lapid'in oluşturduğu B'Yachad ittifakı, Avigdor Liberman'ın seküler sağ partisi Yisrael Beiteinu ve Yair Golan'ın liderliğindeki Demokratlar da bulunuyor.
Fakat burada önemli bir ayrıntı var: Netanyahu karşıtı olmak, bütün bu partilerin aynı ideolojik çizgide buluştuğu anlamına gelmiyor.
Muhalefet içerisindeki aktörlerin ekonomi, din-devlet ilişkileri, Filistin meselesi ve koalisyon ortaklıkları konusunda farklı görüşleri bulunuyor. Özellikle Arap partileriyle hükûmet kurulması meselesi, muhalefetin ortak bir yönetim oluşturmaya çalışırken karşılaşabileceği siyasi anlaşmazlıklardan biri.
Bu nedenle İsrail'de seçim başarısıyla hükûmet kurabilme kapasitesini birbirinden ayırmak gerekiyor. Netanyahu karşısında parlamentoda sayısal üstünlük sağlanması bile kendi başına alternatif bir hükûmetin kurulacağı anlamına gelmiyor.
Filistin Politikası Gerçekten Değişebilir mi?
Seçimin uluslararası sonuçlarını değerlendirmek açısından en önemli başlık Filistin meselesi.
Netanyahu yönetimi, özellikle aşırı sağcı koalisyon ortaklarının etkisiyle Batı Şeria'da yerleşimlerin genişletilmesine yönelik politikalarını sürdürdü. Bezalel Smotrich ve Itamar Ben-Gvir gibi isimler, Filistin topraklarının ilhakını açıkça savunan siyasi çizgileriyle öne çıktı.
Eisenkot ise izinsiz yerleşimlerin kaldırılmasını ve Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddetinin önlenmesini savunuyor. Netanyahu hükûmetinin E1 bölgesindeki yerleşim planına da karşı çıkıyor.
Bu farklılık önemsiz değil. Çünkü Batı Şeria'daki yerleşim faaliyetleri, Filistin topraklarının coğrafi bütünlüğünü ve gelecekte kurulabilecek siyasi düzenlemeleri doğrudan etkiliyor.
Ancak iki siyasetçinin ortaklaştığı temel nokta, bağımsız Filistin devletine yönelik karşıtlıkları.
Netanyahu da Eisenkot da bugünkü koşullarda bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor. Her iki isim de İsrail'in bölgedeki nihai güvenlik kontrolünü korumasını savunuyor.
Gazze konusunda da benzer bir durum söz konusu. Hamas'ın silahsızlandırılması ve askerî tehdidinin ortadan kaldırılması iki tarafın ortak güvenlik öncelikleri arasında yer alıyor.
Dolayısıyla Eisenkot liderliğindeki olası bir hükûmet, Batı Şeria'da yerleşim politikalarının uygulanışında ve uluslararası diplomasiye yaklaşımda farklı tercihler yapabilir. Ancak bunun iki devletli çözüme doğrudan dönüş anlamına geleceğini söylemek için yeterli siyasi dayanak bulunmuyor.
Burada önemli olan, İsrail'in Filistin politikasındaki sorunların yalnızca Netanyahu'nun kişisel tercihlerinden kaynaklanmaması. Ülkedeki geniş siyasi kesimlerin ve güvenlik kurumlarının benimsediği yaklaşımlar da mevcut politikanın devamlılığında belirleyici rol oynuyor.
İran: Hükûmetler Değişse de Güvenlik Öncelikleri Değişir mi?
İran meselesi, Netanyahu ile muhalefeti birbirine yaklaştıran başlıca dış politika alanlarından biri.
İsrail'in güvenlik yaklaşımında İran'ın nükleer kapasitesi, balistik füze programı ve bölgedeki silahlı gruplarla ilişkileri uzun süredir temel tehdit başlıkları arasında yer alıyor.
7 Ekim sonrasında başlayan bölgesel çatışmalar ve 2026'da yaşanan doğrudan savaş, bu yaklaşımı daha da belirgin hale getirdi.
Netanyahu, İran'a yönelik askerî baskının artırılmasını ve gerektiğinde önleyici saldırıların kullanılmasını savunuyor. Eisenkot da İran'ın nükleer silah elde etmesinin engellenmesi gerektiğini ve askerî seçeneğin tamamen dışlanamayacağını belirtiyor.
Bununla birlikte iki yaklaşım arasında diplomasiye verilecek ağırlık, askerî operasyonların kapsamı ve İran'daki siyasi yönetimin değiştirilmesinin bir hedef olarak benimsenip benimsenmemesi gibi konularda farklılıklar bulunuyor.
Netanyahu, İran'daki yönetimin değişmesini açıkça stratejik hedeflerinden biri olarak ifade ederken Eisenkot, böyle bir dönüşümün yalnızca askerî güçle sağlanabileceği düşüncesine mesafeli yaklaşıyor.
Bu ayrım önemli. Ancak İsrail'in İran politikasındaki temel güvenlik önceliklerinin yeni bir hükûmet döneminde tamamen ortadan kalkacağını göstermiyor.
Ortadoğu'da askerî caydırıcılığın giderek daha fazla öne çıkması, yalnızca hükûmetlerin değil, bölgedeki güvenlik kurumlarının ve uluslararası ittifakların da tercihleriyle şekilleniyor.
Washington ile İlişkiler: Netanyahu Olmadan da Aynı İttifak mı?
İsrail seçimlerinin en önemli uluslararası boyutlarından biri de ABD ile ilişkiler.
Donald Trump, seçim öncesinde Netanyahu'ya desteğini açıkladı. Ancak Washington'daki siyasi tartışmalar, İsrail ile ABD arasındaki ilişkilerin yalnızca iki lider arasındaki kişisel yakınlıktan ibaret olmadığını gösteriyor.
ABD'nin Ortadoğu'daki öncelikleri arasında İran'ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması, Gazze'deki ateşkes sürecinin ilerletilmesi, Lübnan ve Suriye'de yeni güvenlik düzenlemelerinin oluşturulması ve Suudi Arabistan ile İsrail arasında normalleşme sağlanması bulunuyor.
Fakat bu hedeflerin tamamı Netanyahu yönetiminin politikalarıyla aynı noktada buluşmuyor.
Özellikle Gazze'nin geleceği ve Batı Şeria'daki gelişmeler, Washington ile İsrail arasındaki diplomatik tartışmaların önemli başlıkları arasında.
Netanyahu sonrası bir hükûmet, ABD ile ilişkilerde daha uzlaşmacı bir diplomatik dil benimseyebilir. Ancak İsrail'in ABD'ye duyduğu askerî, teknolojik ve diplomatik ihtiyaç ile Washington'ın bölgedeki güvenlik hesapları devam edecektir.
Bu nedenle lider değişimi, iki ülke arasındaki ittifakın yapısından çok, ittifak içerisindeki anlaşmazlıkların nasıl yönetileceğini etkileyebilir.
Türkiye ve Körfez Ülkeleri Açısından Ne Anlama Geliyor?
İsrail seçimlerinin sonuçları Türkiye ve Körfez ülkeleri açısından da yakından izleniyor.
2020'de imzalanan İbrahim Anlaşmaları'nın ardından İsrail ile bazı Arap ülkeleri arasındaki ekonomik ve diplomatik iş birliği gelişmişti. Ancak 7 Ekim sonrası savaşlar, normalleşmenin Filistin meselesinden tamamen bağımsız ilerleyebileceği düşüncesini ciddi biçimde zorladı.
Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki olası normalleşmenin önünde Filistin meselesinin geleceği önemli bir koşul olarak durmaya devam ediyor. Bu nedenle İsrail'de yeni bir hükûmetin kurulması, Körfez ülkeleriyle diplomatik temaslara alan açabilir; fakat Filistin sorunundaki temel siyasi anlaşmazlıkları kendiliğinden ortadan kaldırmaz.
Türkiye açısından da benzer bir durum söz konusu.
Eylül 2023'te Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Netanyahu arasında gerçekleştirilen görüşme, ilişkilerde normalleşme arayışının bir parçasıydı. Ancak Gazze'deki savaşın ardından Ankara'nın İsrail'e yönelik eleştirileri sertleşti. Türkiye Kasım 2023'te büyükelçisini istişareler için geri çağırdı ve Mayıs 2024'te İsrail ile ticareti durdurdu.
Bugün Türkiye ile İsrail arasındaki anlaşmazlık yalnızca Gazze'yle sınırlı değil. Suriye ve Lübnan'daki güvenlik gelişmeleri, iki ülkenin bölgesel öncelikleri arasında yeni zıtlaşma alanları oluşturuyor.
Dolayısıyla Netanyahu'nun iktidardan ayrılması durumunda diplomatik söylemin yumuşaması mümkün olsa da ilişkilerin eski düzeyine dönmesi için Gazze, Suriye ve bölgesel güvenlik konularında somut politika değişikliklerinin yaşanması gerekecek.
Sonuç: Lider Değişimi ile Politika Değişimi Aynı Şey Değil
İsrail seçimlerinde tartışılan temel meselelerden biri Netanyahu'nun siyasi geleceği. Ancak ülkenin Ortadoğu politikasının geleceğini yalnızca bu soruya indirgemek, son üç yılda yaşanan dönüşümü göz ardı etmek anlamına gelir.
7 Ekim saldırıları ve sonrasında yaşanan savaşlar, İsrail'deki güvenlik algısını, siyasi öncelikleri ve bölgesel tehdit değerlendirmelerini önemli ölçüde değiştirdi.
Bugün Netanyahu karşıtı siyasi aktörlerin önemli bir bölümü, ülkenin iç yönetiminde ve demokratik kurumların işleyişinde farklı bir model savunurken dış politikada benzer güvenlik önceliklerini koruyor.
Elbette hükûmetlerin kimlerden oluştuğu önemsiz değil. Batı Şeria'daki yerleşimler, diplomatik müzakerelerin kapsamı, askerî operasyonların sınırları ve uluslararası ortaklarla ilişkilerin yönetilmesi, iktidarın siyasi bileşimine göre farklılaşabilir.
Ancak daha kapsamlı bir dış politika değişimi için yalnızca liderlerin değil, İsrail'in güvenlik ve siyasi çözüm anlayışının da dönüşmesi gerekecek.
Bu nedenle seçim sonrasında bakılması gereken yalnızca Netanyahu'nun göreve devam edip etmediği değil; kurulacak hükûmetin hangi partilerden oluşacağı, bu partilerin hangi konularda uzlaşacağı ve dış politikada hangi somut kararları alacağıdır.
İsrail'de iktidarın değişmesi, Ortadoğu'daki bütün dengelerin değiştiği anlamına gelmeyecek. Fakat yeni yönetimin askerî güç ile diplomasi arasında kuracağı denge, bölgenin önümüzdeki dönemini anlamak açısından önemli olacak.
Güncelleme (2 Kasım 2026)
Bu analiz 27 Ekim'de, seçim sonuçları açıklanmadan önce yazılmıştır. 30 Ekim'de açıklanan sonuçlara göre Netanyahu yanlısı blok 53, Eisenkot'un öncülüğündeki muhalefet 48, Arap partileri ise 19 sandalye kazandı. Hiçbir blok 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamadı.
Kaynaklar
- AP, seçim sonrası koalisyon süreci
- Anadolu Ajansı, 30 Ekim seçim sonucu özeti
- İsrail seçim sonucu görünümü
Araştırma ve metin düzenlemede yapay zekâ desteği kullanılmıştır.